
Aynur, sonbaharın zihninde bıraktığı o hafif esintili, biraz da mahmur haliyle uyanmayı çok severdi. Bu mevsim ona hep ayrı bir keyif verirdi. Yine öyle bir sabahtı… Sabah dediğime bakmayın; kargalar henüz uyanmamış, İstanbul güneşe “günaydın” dememişti.
Hızla hazırlandı; ispanyol paça, beli tam oturan koyu lacivert bir pantolon; bebe yakalı, kreme göz kırpan bir triko; beli kemerli kahverengi trençkot…
Ve elbette sudan daha dalgalı saçlarıyla sonbahar sabahına hazırdı.
Belki de bu sabah, onun kıyafet seçimiyle birlikte gelmişti sonbahar mevsimi.
Gideceği yer belliydi. Sonbaharın gelişini her yıl Gülhane Parkı’nda karşılardı. Her sene aynı yer, aynı saat; hiç değişmezdi — 05.30.
Ayakları onu otomatik olarak parkın girişine götürdü. Derin bir nefes aldı ve sağ ayağıyla kapıdan içeri adım attı.
Onu karşılamaya, her zamanki gibi, Nazım Hikmet geldi. Her sene olduğu gibi açılışı “Ceviz Ağacı” şiiriyle yapardı; hiç şaşmazdı. Meşe ve çınar ağaçlarına selam verdi, “biraz yaşlanmışlar” diye geçirdi içinden. Yıllardır dertleştiği banklara samimi, içten bir gülüş bıraktı.
Daldan dala konan, bir türlü yer beğenmeyen yeşil papağanları ise asla es geçmezdi. Nazik bir el selamıyla onları rahatsız etmeden yoluna devam etti..
Burada yürürken aklı hep farklı zaman dilimlerine kayardı. “Acaba başka bir dönemde yaşasaydım, bu yollarda yürümek nasıl olurdu?” diye düşünür, sonra dalıp giderdi hayallere.
Cumhuriyet’in ilk yıllarını hayal etti; hatta sevgili Atatürk’ün Latin alfabesini ilk kez gösterdiği o anlarda burada olmayı…
Düşündü, düşündü, bir türlü hayalinden kopamadı.
Sadece hayal etmek bile onu hem mutlu etti hem de yutkunmakta zorladı.
Hayat işte… Bazen hiç görmediğin, tanımadığın birini bile kalbinde hissedersin; özlersin, sanki hep bir yerlerde seninleymiş gibi.
Ve son durağı olan Gotlar Sütunu’na geldi.
Burası, onun için her zaman zihnini arındırdığı, hiçbir şey düşünmeden saatlerce bakabildiği yerdi.
Taşın sessizliği sanki tüm düşüncelerini toplar, rüzgâr da onları bir bir alıp götürürdü.
Çocukken duyduğu o eski hikâye geldi aklına.
Derler ki, sütun dikildiği gece rüzgâr birden susmuş, deniz durulmuş. Sabah olunca da tepesine bembeyaz bir kuş konmuş. O günden sonra kimse nereden geldiğini bilememiş.
İnanışa göre o kuş bir gün yeniden sütunun tepesine dönerse, şehir huzura kavuşacakmış.
Aynur başını kaldırıp baktı. Kuş yoktu.
Ama içinden bir ses, “Belki bugün değil… ama bir gün mutlaka gelir,” dedi.
Gülümsedi. Hafif bir rüzgâr saçlarının arasından geçti.
Gülhane’nin sessizliğinde, sanki o eski efsane yine ağaçların arasından süzülüp kalbine dokundu.
Sonunda banka oturdu. Eminönü, sanki ayaklarının altındaydı; uzaktan denizi görebiliyordu, buradan bile tuzlu kokusu hafifçe geliyordu.
Çantasından bergamotlu çay koyduğu termosu çıkardı, önce ilk kokusunu derin derin içine çekti, sonra bir yudum aldı.
Boğazından aşağı inerken çay, ısı ve huzur dolu bir his bıraktı.
“İşte bu hayatı seviyorum,” dedi kendi kendine.
Güneş yavaş yavaş yükselmeye başladı. Hemen elini saatine götürdü ve kendi kendine mırıldandı:
“Güneş, geç kaldın, nerelerdesin?”
Güneşin doğuşuyla birlikte içindeki o hafif sevinç ve huzur dolu gülümsemeyi dudaklarından esirgemedi.

Nuri Can Yeniyol’dan ‘Günümüzdeki Üzücü Olaylara Bakış’


Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.casino siteleri