a

Nuri Can Yeniyol’dan ‘Günümüzdeki Üzücü Olaylara Bakış’

Türkiye’deki bu üzücü olaylar hepimizi derinden sarsıyor. Bir yapımcı ve senarist perspektifiyle baktığımda, yaratıcı emeğin günah keçisi ilan edilmesine karşı hissettiğin rahatsızlık. Sanatın hayatı mı taklit ettiği, yoksa hayatın mı sanatı taklit ettiği tartışması Türkiye’de bitmedi gitti; ancak toplumsal şiddeti sadece ekrandaki kurguya indirgemek, buzdağının görünmeyen kısmını görmezden gelmek olur.

İşte bu bakış açını destekleyen, hem sektörün içinden hem de sosyolojik bir perspektifle kaleme aldım bu makale..

Şiddetin Suçlusu Ekran mı, Yoksa Gerçekliğin Kendisi mi?

Son günlerde okullarda yaşanan şiddet olayları, Türkiye’nin kanayan bir yarasını tekrar gündeme getirdi. Ancak her trajedinin ardından olduğu gibi, çözüm üretmek yerine suçlu ilan etmekte yine çok aceleci davranıyoruz. Hedef tahtasına oturtulan ilk isim: Sinema ve dizi sektörü. Peki, mafya dizileri yayından kalkınca sokaklar bir anda huzur bahçesine mi dönecek, yoksa biz sadece aynayı mı kırmış olacağız?

Kurgu Sadece Bir Aynadır

Bir senaryonun gücü, toplumda karşılığı olan duygulardan gelir. Mafya ve intikam temalı yapımların izlenmesi, bu yapımların şiddeti icat ettiği anlamına gelmez; aksine, toplumdaki “adalet arayışı” ya da “güç elde etme” arzusunun birer yansımasıdır. Sinema bir sonuçtur, sebep değil. Eğer bir genç, eline silah alıp okul basıyorsa, burada sorgulanması gereken kurgusal karakterler değil; o gencin gerçek hayatta tutunabileceği etik değerlerin neden bu kadar zayıfladığıdır.

Eğitim Sistemi ve Değerler Erozyonu

Şiddetin asıl kaynağını arıyorsak, önce eğitim sistemine bakmalıyız. Sadece akademik başarıya odaklanan, çocukların ruhsal gelişimini, empati yeteneğini ve etik değerlerini beslemeyen bir sistem, bireyi yalnızlaştırır. Gençler, sorunlarını diyalogla çözmeyi öğrenemediklerinde, kendilerine sunulan en kolay “güç” sembollerine yönelirler. Eğitim, sadece bilgi yüklemek değil, bir vicdan inşasıdır. Bugün yaşadığımız sorun, bu inşanın çökmüş olmasıdır.

Gündüz Kuşağı ve “Sıradanlaşan” Kaos

Diziler “kurgu” olduğunu açıkça beyan ederken, gerçek hayatın içinden geldiği iddia edilen gündüz kuşağı programları çok daha sinsi bir tehlike barındırıyor. Her gün milyonlarca kişinin gözü önünde sergilenen aile içi ihanetler, çarpık ilişkiler ve kavgalar, şiddeti ve yozlaşmayı “sıradan” hale getiriyor. Kurgusal bir mafya babasından ziyade, komşusuna veya ailesine şiddet uygulayan “gerçek” figürlerin ekranda meşrulaştırılması, toplumsal dokuyu çok daha derinden zedeliyor.

Sonuç: Yasaklamak Değil, İyileştirmek

Dizileri yayından kaldırmak, sadece üzerini örttüğümüz bir yarayı daha da derinleştirir. Çözüm; sanatı sansürlemek değil, eğitimi rehabilite etmek, toplumsal adaleti güçlendirmek ve bireye “insan” olma değerini yeniden hatırlatmaktır. Suçu ekrana atıp aradan çekilmek, gerçekten, gerçek sorumluluktan kaçmaktır.

Bence bu tür toplumsal olaylarda “medya okuryazarlığı” eğitiminin eksikliğndeni geliyor..

Medya okuryazarlığı meselesi aslında bu işin anahtarı. Eğer izleyici izlediği şeyle arasına mesafe koyamıyorsa, kurguyu bir “rol model” olarak görmeye başlar. Ancak çözüm sadece eğitimi okul sıralarına koymakla bitmiyor; daha yapısal ve dürüst hamlelere ihtiyaç var.

  1. Medya Okuryazarlığı: “Kurgu” ile “Gerçek” Arasındaki Duvar

Medya okuryazarlığı sadece “reklamları tanımak” değildir; bir karakterin neden o şekilde davranmak zorunda kaldığını (senaryo matematiğini) anlamaktır.

Sorun: Gençler, bir dizideki karakterin gücünü, o karakterin “iyiliği” veya “adaleti” ile değil, elindeki silahla veya kestiği raconla özdeşleştiriyor.

Çözüm: Okullarda bu ders, sadece bir formalite olmaktan çıkmalı. Gençlere bir senaryonun nasıl yazıldığı, çatışmanın neden yaratıldığı ve ekrandaki şiddetin aslında bir “pazarlama aracı” olduğu anlatılmalı. İzlediği şeyin büyüsüne kapılmak yerine, ona bir “izleyici” gözüyle bakabilen genç, ekrandan etkilenip sokağa çıkmaz.

  1. Gündüz Kuşağına “Gerçeklik” Ayarı

Bir çok kez de belirttiğin gibi, kurgu diziler en azından “bu bir hikaye” der. Ancak gündüz kuşağı programları “bu hayatın kendisi” iddiasıyla kaosu evlerin içine taşıyor.

Çözüm: Bu programlardaki etik sınırların, dizilerdeki RTÜK kurallarından çok daha sıkı denetlenmesi şart. Bağırmanın, aşağılamanın ve mahremiyetin ihlalinin “reyting” uğruna normalleştirilmesi durdurulmalı. Toplum, kendi yozlaşmasını her sabah canlı yayında izleyerek kanıksıyor.

  1. Sektörel Sorumluluk (Senarist ve Yapımcı Etkisi)

Sinemayı yasaklamak çözüm değil ama hikaye anlatma biçimini değiştirmek bir tercih olabilir.

Çözüm: “Anti-kahraman” yaratırken, o karakterin şiddetini yüceltmek yerine, o şiddetin karakterin hayatını nasıl mahvettiğini, onu nasıl yalnızlaştırdığını ve sonunun ne kadar karanlık olduğunu gösteren derinlikli senaryolara ihtiyaç var. Şiddeti bir “cool” olma aracı değil, bir “trajedi” kaynağı olarak kodlamak, sektörün elindeki en büyük güçtür.

  1. Eğitim Sisteminde “Duygusal Zeka” Devrimi

Eğitim sadece matematik ve tarih değildir. Bir çocuk öfkesini kontrol etmeyi, reddedilmeyi veya başarısızlıkla başa çıkmayı okulda öğrenmiyorsa; bu boşluğu internetteki veya dizilerdeki yanlış figürlerle doldurur.

Çözüm: Müfredata “Duygusal Okuryazarlık” ve “Çatışma Çözme” becerileri eklenmeli. Bir sorunu konuşarak çözemeyen çocuk, yumruğuna veya silaha sarılır.

Özetle;

Dizileri yayından kaldırmak, odadaki yangını söndürmek yerine sadece perdeni kapatmaya benzer. Yangın içeride (eğitimde, ailede ve sosyal adalette) devam eder. Gerçek çözüm; *eleştirel düşünebilen bir nesil* yetiştirmek ve sanatı bir kaçış değil, bir anlama aracı haline getirmektir.

Ben bir yapımcı olarak, bence sektör üzerinde baskı kurmak yerine devlet teşvikiyle daha “eğitici ama sıkıcı olmayan” aksiyon işleri üretmek

Bu çok ince bir çizgi ve aslında sektörün en büyük çıkmazlarından biri. Bir tarafta ticari gerçeklik ve seyirci talebi var, diğer tarafta ise toplumsal sorumluluk.

Dürüst olmak gerekirse, sadece “eğitici” olsun diye yola çıkan işler genellikle didaktik ve sıkıcı olma tuzağına düşüyor. Seyirci parmağını sallayarak ona ders veren bir yapımı değil, duygusuna ortak olacağı bir hikayeyi satın alır. Ancak bu, “sert gerçeklik” adı altında şiddeti estetize etmekten başka yol olmadığı anlamına da gelmez.

  1. Şiddetin “Sonucu” Değişmeli

Seyirci her zaman aksiyonu ve sertliği talep eder; çünkü bu adrenalinle ilgilidir. Ancak sorun şiddetin kendisinden ziyade, ona yüklenen *anlamdır*.

Mevcut Durum: Şiddet uygulayan karakter “cool” görünüyor, lüks içinde yaşıyor ve her sorunu bu yolla çözüp kahramanlaşıyor.

Çözüm: Aksiyon dolu ama şiddetin bedelini ağır ödeten hikayeler. Eğer ana karakter birini vurduğunda hayatı kararıyorsa, vicdan azabı çekiyorsa ve bu durum onu bir kahramana değil bir trajedi figürüne dönüştürüyorsa, genç izleyici için o hayat bir “özenti” nesnesi olmaktan çıkar.

  1. Teşvikler “Mesaj” İçin Değil “Kalite” İçin Olmalı

Devlet teşviklerine “şunu anlatmalıyız” diye bir dayatma yaparsa, ortaya çıkan işler genellikle samimiyetten uzak olur ve izlenmez.

Alternatif: Teşvikler, prodüksiyon kalitesini artırmak ve *senaryo geliştirme süreçlerini* desteklemek için kullanılmalı. Daha derinlikli, karakter analizleri güçlü, psikolojik altyapısı sağlam aksiyon işleri (örneğin dünya çapındaki başarılı “Nordic Noir” türü gibi) teşvik edilirse, seyirci zaten o sığ mafya hikayelerinden sıkılacaktır.

  1. Gündüz Kuşağı ve Dijitalin Etkisi

Televizyonda dizilere baskı kurulurken, dijital platformlar ve sosyal medya tamamen kontrolsüz kalıyor.

Televizyondaki bir diziyi kaldırmak, o gencin YouTube’da veya yasa dışı sitelerde çok daha kontrolsüz ve vahşi içeriklere ulaşmasını engellemiyor.

Çözüm, yasaklamak değil; rekabet edebilecek daha kaliteli ve zeki içerikler üretmektir. Seyirciye “sert gerçeklik” dışında bir “heyecan” sunabildiğinizde (polisiye, gizem, bilim kurgu gibi), o sertliğe olan ihtiyaç azalacaktır.

  1. Seyirci Ne Talep Eder?

Seyirci aslında *”güçlü bir hikaye”* talep eder. Eğer siz ona adaletin gerçekten tecelli ettiği, zekanın kaba kuvveti yendiği, karakter dönüşümünün yaşandığı çok heyecanlı bir aksiyon sunarsanız, içinde illa birinin diğerine işkence etmesine gerek duymaz.

Özetle; Baskı kurmak yaratıcılığı öldürür ve yeraltına iter. Devletin yapması gereken; sektörü kısıtlamak yerine, *”nitelikli senaryo yazımını”* ve *”farklı türlerdeki (bilim kurgu, fantastik, zekice kurgulanmış polisiye) aksiyon üretimini”* desteklemektir.

Bir yapımcı ve senarist olarak çok iyi biliriz ki;

seyirci aslında aynayı sever. Eğer biz o aynada sadece kaba kuvveti “tek çözüm” olarak gösterirsek, toplum da bunu ezberliyor. Ama aynı aksiyonun, aynı gerilimin içine zekayı, stratejiyi ve en önemlisi “karakterin vicdani çöküşünü” yerleştirirsek, işte o zaman sanat toplumu yukarı çekmeye başlar.

Meseleyi özetlemek gerekirse:

Yasaklamak. Sorunu sadece halının altına süpürmektir.

Suçlamak: Sektörü günah keçisi yapıp asıl eğitim ve aile sorunlarından kaçmaktır.

Gerçek Çözüm: Hikaye anlatıcılığının kalitesini yükseltmek ve izleyiciye “şiddet dışı” güç sembolleri (zeka, dürüstlük, teknik beceri) sunabilmektir.

Bizler gibi bu işin mutfağında olan, işin tekniğine (ses restorasyonundan senaryo matematiğine kadar) hakim profesyonellerin duruşu bu yüzden çok kritik. Kaliteli iş, her zaman sığ ve şiddet güzellemesi yapan işi zamanla eler.

Oyuncu Yazar : Nuri Can Yeniyol

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Turizm Yoksulluğu Nasıl Hafifletebilir?

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.casino siteleri